SESSİZLİĞİN SUÇ ORTAKLIĞI


İnsan neden kendi kendinin celladı olur?

Ey insanoğlu bugün kendi hayatında neyi idam ettin?

Toplum bizzat kendi eliyle değerlerini, adalet duygusunu, geleceğini yok etmektedir. Tabiri caizse kendi ipini çekmektedir. Toplumun kendi sonunu hazırlayan kararları, planları “hayatta kalma içgüdüsü” adı altında meşrulaştırmaya devam etmektedir. Kuralların ve yasaların hiçe sayıldığı bir toplum anlayışı, adaletsizliğin ve eşitsizliğin arttığı bir dünya ve her türlü kötülüğe sessiz kalan bizler…

Burada cellat kim, kurban kim?

Yozlaşan toplumda herkes bir başkasını suçlayarak nefes almanın yolunu bulmuş durumda. İnsanlar sorunların çözümü için başkalarını beklerken, kendi sorumluluklarını ihmal etmektedir. Ahlaki erozyon, “herkes yapıyor” cümlesine sığınılarak görmemezlikten gelinip vicdanlarını susturmaya çalışmaktadır. İnsanoğlu bugün kendi çıkarları için cellat olmayı seçerken çocuklarının yarınları için feda ettikleri değerlerin, idam fermanını imzalamaktadır. Sonunda kendi elleriyle evlatlarının altındaki tabureye tekmeyi atmaktadır.

Toplum, “kalkınma” sandığı şeylerin aslında kendi kuyusunu kazmak olduğunu ne zaman anlayacak muammadır. Ahlaki çukur derinleşip bizi içine aldığı zaman mı? Oysa “birlikte yaşamak” dururken, bizler “birlikte çürümeyi” tercih ediyoruz. Toplumsal çürüme ise birden olan veya olacak bir şey değildir. Bir binanın kolonlarının yavaş yavaş kemirilmesi gibidir.  

Günümüz anlayış; bütün bu yozlaşmalara karşı çıkmak yerine, ona uyum sağlayıp ondan faydalanmaktır.

Belki de insanoğlu bu duruma kendi tarihsel ve ahlaki köklerini unutarak/unutturularak kimliksizleştiği için kendi kendini yok etmeyi tercih haline getirdi. Bir toplumun kendi celladı olma süreci; kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi bedelleri ödeyerek bir “toplum “ haline geldiğini unutarak yani bir nevi toplumsal bir bellek kaybı yaşayarak bu sinsi aşamaya gelmiştir.

Yaşanılan bu bellek kaybı insanlara geçmiş hataları ve kazanımları sildirmiş, değerlerin yerini maddi ve günübirlik bir yaşama bırakmıştır. Bunların neticesinde insanlara tanımadığı bir geçmiş ve hayal edemediği bir gelecek kalmıştır.

Bu yüzden bir toplumu yok etmek için dışarıdan ordular gönderilmesine gerek yoktur. İnsana geçmişini unutturup boş bir zihinle anlık çıkarlarla yaşadığı bir sistemin içine hapsederek onu kontrol etmek zor olmasa gerek. Cellat, insanlara unuttuğu bütün değerlerin yerine onu hırsla dolduran o geçmeyen sessizliktir.

Modern dünya; insanları, hayatın her an yenilenen bir ekran kaydırmasından ibaretmiş gibi, anlık tüketimlerin içine hapsetmektedir. Toplum; adaletsizliği, çürümüşlüğü, kültürel yıkımları sadece 24 saat sonra unutacağı “beğeni” ve “paylaşımlar” a sığdırarak celladın işini kolaylaştırdı. Bütün bunların sonunda köklerinden kopmuş bir toplum/nesil ne zamana kadar var olacağı belirsiz ve adına “yaşamak” dediği içi boşaltılmış bir zaman diliminde kalmayı tercih etmektedir.

 Eğer bu toplumsal intihardan dönüş varsa o da geçmişini bilen ve geleceğe dair öngörüde bulunarak verilen vicdanlı, ahlaklı kararlar almaktır. Her şey birbirimize karşı duyduğumuz o sorumluluk bilincindedir. Boynumuzdaki ilmeklerinden kurtuluş,  boş olmayan bir hafızaya sahip olmamak için okumak ve araştırmaktır.

“Bir toplumu yok etmenin en etkili yolu, tarihlerini ve hafızalarını silip onları kendi cellatlarına aşık etmektir.” George Orwell  

DÜNYADA NE ÇOK KÖTÜLÜK VAR

“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” demiş Edmund Burke.

 Belki de sonuna kadar haklıydı.

  Yeryüzünde meydana gelmiş tüm kötülüklerin beslendiği, hatta bu kötülüklerin varlığını sürdürebildiği o karanlık âlem, aslında iyi insanların onları engellemek için yeterli çabayı göstermemesidir.

 Sorulması gereken soru: Yeteri kadar iyi mi değiliz? Yoksa kötülük mü çok güçlü?

  Daha kötüsü kötülüğün ucu bize dokunmadığı sürece varlığından rahatsız mı olmadık?

  Oysa kötülük/kötü insanlar her köşe başını tutmuş durumda. Hayatın en ince kılcal damarlarında dolaşan ve varlığını bu denli kanıksadığımız kötülüğe karşı yeteri kadar sessiz kalmadık mı?

 Ekranlardaki savaş görüntüleri, sosyal medyanın toplumsal çürümüşlükle dolu paylaşımları ve nefret söylemleri, insanların dünyayı yok etme eylemleri, hayvanların katledilmesi ve doğanın talan edilmesi, zayıfların her açıdan sömürülmesi, ötekileştirmenin, ‘benden olmayana’ karşı duyulan tahammülsüzlüğün her yerde kendini göstermesi...

  Toplumsal kötülüğün en vurucu noktası ise adalet terazisinin bozulmasıdır. Güçlünün zayıfı ezdiği, parası olanın olmayanı yok saydığı, sesi çok çıkanın haklı sayıldığı bir toplum düzenin varlığı.

Şiddetin ise yanı başımızda olduğu bir dünya…

 “Daha ne kadar kötülük görebiliriz?”  dediğimiz anda, geleceği çalınan çocukları kaydırdığımız ekranlarda görüyoruz. Her türlü istismara ve şiddete maruz kalmış, dünyanın dört bir yanında ailelerinden koparılmış masum yüzler… Öldü sanılıp yası tutulan çocukların ‘kötü’ kelimesinin bile hafif kalacağı sapık ruhlu insanların elinde akla hayale gelmeyecek çirkinlikleri yaşamaları…

  Dünyadaki bu sayısız kötülüklere karşı bizim yaptığımız şey ise çoğunlukla oturduğumuz yerden sadece ekran kaydırmak. Bu tepkisizlik ve kötülüğe karşı gösterdiğimiz bu “seyirci kalma sanatı”, duygularımızın ne kadar zedelendiğinin ve kötülüğü ne kadar sıradanlaştırdığımızın kanıtıdır.

  Bugün başkasının evini yakan ateş, yarın bizim kapımıza dayanana kadar sessiz kalmak, kötülüğün en büyük zaferidir. Oysa iyilik; ancak aktif bir direnişle, örgütlü, daha cesur ve yüksek bir sesle kötülüğü yenebilir. Bugün sustuğumuz her kötülük bir gün bizim de kapımızı çalabilir.

  Dünyadaki bu ağır karanlığı dağıtacak olan şey ise kötülüğün yok edilmesi kadar, iyiliğin sokağa çıkması ve sesini yükseltmesidir.

“Karanlığı lanetlemektense bir mum yakmak daha iyidir.” Konfüçyüs

Hakkâri: Dağların Arasında Bir Yaşam Mücadelesi

  Hakkâri’ de yağan her yağmur, eriyen her kar tanesi bir bereket olarak görülürken, bu coğrafya son aylarda yaşanan aşırı yağışlar ve ani s...